ALİYA İZZETBEGOVİÇ

Aliya İzzetbegoviç vefat etti. 20. yüzyılın ikinci yarısında, Balkan yarımadasında yetişen bu en büyük, en bilge, en kahraman Müslüman devlet adamı, çile ve azim dolu bir hayatı ardında bırakarak ahirete intikal etti.

Dünya Aliya İzzetbegoviç’i 1992 yılında başlayan Sırp-Müslüman savaş, daha doğrusu Sırpların Müslümanlara karşı başlattıkları soykırım sırasında gösterdiği kahraman liderlik sayesinde tanıdı. Oysa onun İslamiyet’e olan hizmeti, çok daha eskilerde başlamıştı. Bunu görebilmek için, Yugoslavya’nın kuruluşuna kadar uzanmak gerekir. Tito’nun Yugoslavyası’nda İzzetbegoviç’in Mücadelesi Tito’nun Yugoslavyası “nevi şahsına münhasır” bir devlet olarak doğdu ve yaşadı. Ülke, II. Dünya Savaşı yıllarındaki iç savaş sırasında birbirini katliamdan geçirerek parçalanmış olan Güney Slavlarının, sosyalizm tutkalı ile birbirine yeniden zoraki yapıştırılması ile kurulmuştu.

Bir Hırvat-Sloven melezi olan Tito, ülkedeki etnik kimlikleri, sosyalist ideolojinin ve “Yugoslav” kimliğinin içinde eriterek iç savaşın kanlı mirasını unutturmak istiyordu. Ülke, altı cumhuriyetin federal bir çatı altında birleşmesi ile kurulmuştu: Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Makedonya. Bu “zoraki mozaik”, Müslümanlara pek rahat bir düzen sunmayacaktı. Tito, iç savaş sırasında Müslümanları kendi safına çekmek için onlara sosyalist düzendeki “din özgürlüğü”nden dem vuran propagandalar yapmıştı, ama kurduğu rejim ülkedeki Müslümanlara sadece baskı getirdi. 1950’de ülke genelinde Müslüman kadınların örtünmesini yasaklayan bir kanun yürürlüğe sokuldu. Aynı yıl, Müslüman çocuklara Kuran öğretmek için kurulmuş olan tüm okullar kapatıldı.1952’de ise tüm dini merkezler yasadışı ilan edildi. Baskılar ilerleyen yıllarda da sürdü. Bazı raporlara göre, orduya alınan Müslüman askerler domuz eti yemeye zorlanıyorlar, devlet memurları da erkek çocuklarını sünnet ettirmemeleri için uyarılıyorlardı. Bu arada Müslümanlara ait kültürel dernekler de kapatılmıştı.

Dernekler arasında sadece 1947’de kurulan ve devletin kontrolündeki İslami Birlik Derneği’nin varlığına izin verildi. Bu dernek, sosyalist devletin ideolojisine uygun “din adamları” yetiştirecekti. Saraybosna’daki İslami eserler basan matbaa da kapatıldı ve 1964 yılına kadar Yugoslavya’da tek bir İslami kitap basılamadı. Ancak Müslümanlar bu “dinsizleştirme” politikasına karşı barışçıl ve onurlu bir direniş gösterdiler. İslami yayınlar yayılmaya devam etti, çocukların eğitimi örtülü olarak sürdü, tarikatlar ise evlerde faaliyet göstermeye başladılar.

Müslüman öğrenciler tarafından kurulan “Genç Müslümanlar” adlı dernek, İslam aleyhtarı politikalara karşı aktif bir kültürel direniş başlattı. İşte Aliya İzzetbegoviç, Genç Müslümanlar’ın göze çarpan üyelerinden biriydi o yıllarda. Ancak 1949-50 yıllarında organizasyonun yüzlerce üyesi tutuklandı ve hapsedildi. Bu baskı döneminde, Yugoslavya sınırları içinde toplam 756 cami yok edildi ya da kullanılamayacak hale getirildi. Bu baskı politikasının bir parçası da, 24 yaşındaki genç bir avukat olan Aliya İzzetbegoviç’in dört yıl hapis yatırılmasıydı. Hapse sadece ve sadece İslam’a hizmet etmek istediği için atıldı. Ve bu baskı, sadece onun imanını ve kararlığını artırdı. Bosna’daki İki Farklı Eğilim Tito’nun önceki sayfalarda değindiğimiz “yukarıdan aşağıya dinsizleştirme” politikası, Bosnalı Müslümanlar üzerinde kaçınılmaz olarak etkili oldu.

Balkanlar’ın en dindar müslüman cemaatlerinden biri olan Bosnalıların dini kimlikleri, geçen onyıllar içinde giderek eridi. Ancak buna karşı direnen ve İslami kimliklerini sıkı sıkıya koruyan bir grup da varlığını korudu. Sonuçta 1960’larda ve 70’lerde Bosnalılar arasındaki iki farklı eğilim ortaya çıktı. Birisi, din dışı bir “Müslüman milliyetçiliği”, diğeri ise İslami inançlara sıkı sıkıya bağlı bir İslami yeniden doğuş hareketiydi. Birincinin savunucuları, Müslümanlığın Bosnalılar için ulusal bir kimlik olduğunu öne sürdüler ve Tito rejiminin bu kimliği tanıması için mücadele verdiler. Sonunda, gerçekten 1974 Anayasası ile birlikte ilk kez nüfus sayımlarında “Sırp”, “Hırvat” gibi kategorilerin yanına “Müslüman” kategorisi de eklendi. (Daha önceleri Bosnalıların ezici çoğunluğu etnik kimlikleri ile ilgili sorulara “cevapsız” hanesinde karşılık veriyorlardı). İkinci eğilimin en dikkate değer temsilcisi ise, Aliya Izzetbegoviç’ti.

İzzetbegoviç, 1960’larda yazdığı-ama yayınlanmayan-Islamska Deklaracija (İslam Deklarasyonu) adlı çalışmasında, Bosnalılar arasındaki İslami kanadın düşüncelerini seslendirmişti. Kitapçığın içindeki fikirler, Yugoslavya’dan çok dünya müslümanlarına bir çağrı niteliğindeydi. Begoviç, etnik milliyetçiliğin bölücü bir güç olduğunu, komünizmin insan ruhunu kurtarmak için son derece yetersiz kaldığını ve yegane kurtuluşun İslam’da olduğunu anlatıyordu. Bu İslami eğilimin gelişmesinde Tito’nun “Bağlantısız” dış politikasının da rolü vardı. Bu politika sonucunda Arap ülkeleriyle kurulan bağlar sayesinde, Bosnalılar İslam dünyasıyla yakın bağlantılar kurabilmişler, 1970’lerde Bosnalı öğrenciler çeşitli Arap üniversitelerinde okumuşlar, dahası bu ilişki sayesinde 1977’de Saraybosna’da bir İslami Teoloji Fakültesi kurulmuştu. Ancak bu İslami hareketlilik, sosyalist rejimi fazlasıyla rahatsız etti ve 1980’lerde sistemli bir sindirme kampanyası başlatıldı. Bosna-Hersek Komünist Partisi tarafından organize edilen kampanyanın ilk örneklerinden biri, parti üyesi Dervis Ùusiç’in, parti yönetiminin yönlendirmesi ile, sosyalist Oslobodjenje gazetesinde yayınladığı ve Müslüman din adamlarının itibarını zedelemeyi hedefleyen yazı dizisiydi. İzzetbegoviç’in İkinci Kez Hapsi Komünist Parti tarafından organize edilen bu kampanya, 1983 yılında çok daha somut bir girişimde bulunarak, İslami kanadın önde gelen onüç ismini mahkeme karşısına çıkardı. “Saraybosna davası” olarak anılan ve dünya basınına da yansıyan mahkeme, sanıkları “İslam milliyetçiliğinin içinden karşı-devrimci ve saldırgan düşünceler geliştirmek”le suçladı. En önemli sanık, yine Aliya İzzetbegoviç’ti, 1960’larda kaleme kaldığı İslam Deklarasyonu adlı çalışmasından dolayı İzzetbegoviç 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı, daha sonra bu 11 yıla indirildi.

Aliya İzzetbegoviç, 1983 yılındaki Saraybosna mahkemesinin ardından Bosna-Hersek’teki İslami hareketin sembolü olarak iyice zihinlere yerleşti. Yugoslavya’nın en kötü hapishanesinde “taş kırarak” geçen 6 yılın ardından 1988’de dışarı çıktığında, Bosna toplumu içinde büyük bir saygı ve sevgi kazanmıştı. Bilge Kral, Halkının Lideri İzzetbegoviç Mayıs 1990’da Müslümanlar tarafından kurulan Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) genel başkanlık koltuğuna adeta “doğal lider” olarak oturdu. SDA’nın İslami kimliği son derece belirgindi. Yeşil bayraklar, hilaller, mitinglerde söylenen ilahiler, Bosna’da 40 yıldır baskı altına alınmış ve unutturulmaya çalışılmış olan inancın yeniden doğuşunu simgeliyorlardı. İzzetbegoviç’in İslam Deklarasyonu’nda yazdığı aşağıdaki satırlar da, belirli çevreler için yeterince uyarıcıydı. “Bilge Kral”, Batı’nın Müslümanlar hakkındaki stratejik bakışını şöyle özetliyordu: “Artık ordularla üzerimize gelmiyorlar. Ancak ellerindeki sermayeyi ve ideolojileri yeni bir etki yöntemi içinde kullanıyorlar ve yine o aynı hedefe ulaşmaya çalışıyorlar: Kendi egemenliklerini güvence altına almak ve bunun için de Müslüman milletleri ruhsal bir çöküntü ve maddesel bir bağımlılık içinde tutmak.” Ancak İzzetbegoviç’in tüm bu fikriyatı, onun fanatik Batı karşıtı düşünce taşıdığı anlamına gelmiyordu hiç bir zaman. Aksine, Batı’daki kimi güçlerin tahakküm edici ve saldırgan karakterine karşı, İslam’ın hoşgürü ve barışçılığını vurguluyordu İzzetbegoviç. Nitekim kurduğu parti de çoğulcu bir Bosna-Hersek’in devamını savunuyor, Hırvat ve Sırpla barış içinde birlikte yaşamayı hedefliyordu.

SDA’nın ardından Bosna’daki Sırplar ve Hırvatlar da kendi partilerini kurdular. Sırplar, Saraybosnalı bir psikiyatrist olan Radovan Karadziç’in önderliğinde SDS adlı Sırp Demokratik Partisi’ni oluşturdular. Hırvatlar’ın partisi ise, aynı Hırvatistan’daki Hırvat partisi gibi, HDZ (Hırvat Demokratik Birliği) adını taşıyordu. Aralık 1990’da yapılan seçimlerde, 240 sandalyeli meclise İzzetbegoviç’in partisinden 86, SDS’den 72 ve HDZ’den 44 parlamenter girdi. Bir parti daha vardı mecliste, 13 sandalye elde etmişti; İzzetbegoviç’in muhalifi olan Adil Zulfikarpasiç’in liderliğindeki MBO (Bosna Müslüman Organizasyonu). 1970’li ve 80’li yıllarda Bosna’daki İslami kanada karşı bir de “Boşnak milliyetçisi” seküler kanat olduğundan söz etmiştik. Zulfikarpasiç, işte bu seküler kanadın yeni temsilcisiydi. Uzun yıllar İsviçre’de ticaret yaparak büyük bir servet elde eden ve 1980’lerin sonunda Bosna’ya dönen Zulfikarpasiç, önce SDA saflarında siyasete başlamıştı. Ancak seçimlerden üç ay önce, Eylül 1990’da, kendisine bağlı olan bir grupla birlikte SDA’dan ayrılarak MBO’yu kurdu. Kurduğu partinin isminin aksine, tümüyle din-dışı bir program oluşturmuştu. Ona göre insanlar dini veya etnik kimliklerine göre değil, siyasi görüşlerine göre (liberal, sosyalist ve benzeri) oy vermeliydiler. Oysa bu, Müslümanların birliğini bozarak Bosna’ya zarar getirecek yanlış bir girişimdi. İzzetbegoviç yönetimi, seçildiği Aralık 1990’dan Bosna’daki savaşın başladığı Nisan 1992’ye kadar dengeleri korumaya çalıştı. Çünkü Yugoslavya her geçen gün biraz daha savaşa doğru yaklaşıyordu.

Sırp Katliamına Karşı Kahramanca Direniş Nisan 1992’de Bosnalı Sırp milisler, Sırbistan’daki düzenli ordunun da yardımıyla, Müslümanlara karşı kitle katliamına giriştiler. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana örnekleri görülmemiş vahşetler yaşandı. Bugün Sırpların 200 binden fazla Müslümanı öldürdüklerini, kadınları, yaşlıları, küçük çocukları ve hatta bebekleri bile işkence ederek alçakça katlettiklerini biliyoruz. Batılı devletlerin çoğu ise, bu katliama engel olmak için hemen hiç bir şey yapmadı. Hatta başta İngiltere olmak üzere, bazı Batılı devletlerin dolaylı da olsa Sırplara destek veriyorlardı. Aliya İzzetbegoviç işte bu “hayasız akın”a karşı halkının liderliğini büyük bir cesaret ve azimle yürüttü. Bir yandan diplomasi koridorlarında mücadele verirken, bir yandan da daimi ölüm tehlikesi altında cephedeki askerleriyle birlikte savaşa katıldı. Bombalar alt?nda, Saraybosna’y? terk etmedi, siperlerde, s?ğ?naklarda yaşadı. Gösterdiği cesaret ve yiğitlik, tüm Bosna halkına büyük moral verdi. İzzetbegoviç 1995 yılında imzaladığı Dayton Anlaşması ile de, halkını barışa ve güvenliğe ulaştırdı. Bu anlaşma onun da belirttiği gibi adil değildi, ama Bosnalı Müslümanlara karşı 3 yıl boyunca yürütülen vahşetin durmasının tek yoluydu. Bilge Kral, bu anlaşmaya imza atmakla bilgeliğini bir kez daha gösterdi.

İzzetbegoviç’in Derin Düşüncesi Başta da belirttiğimiz gibi dünya İzzetbegoviç’i asıl olarak siyasi bir lider olarak tanımıştır, ancak onun daha da önemli bir yönü büyük bir İslam mütefekkiri olmasıdır. Doğu ve Batı Arasında İslam adlı önemli kitabında, İslam’ın neden insanlığın yegane kurtuluş yolu olduğunu çok güçlü bir biçimde anlatmıştır. Bu kitapta İzzetbegoviç insanı sadece maddi bir varlık olarak gören materyalist felsefeyi detaylı biçimde eleştirir. 19. yüzyılın materyalist felsefesi ile yönlendirilen Batı medeniyetinin bir kısmı ise, Hıristiyanlık’taki manevi özden tümüyle kopmuş ve tamamen maddeye dayalı bir zihin yapısını benimsemiştir. Bu dönüşümden sonra Batı dünyasının bir kısmı için yegane hedef maddesel gelişim olmuştur; daha zengin bir toplum, daha çok üretim, daha dengeli bir paylaşım, daha çok ev, araba, yiyecek, lüks vs. Bu motivasyon büyük bir uygarlığın yaratılması ile sonuçlanmıştır. Dinin güzelliklerinden habersiz Batının bir kesimine hayranlık duyanların gözü, işte bu uygarlıkla kamaşmakta ve Batı’yı her yönden ileri bir toplum olarak görmektedir. Oysa bir toplumun maddi yönden “uygar” olması, onun aynı zamanda yüksek bir manevi “kültür”e sahip olduğu anlamına gelmez. İnsanı insan yapan şey ise, asıl olarak bu manevi kültürdür. İki kavram arasındaki farkı, İzzetbegoviç şöyle açıklar: “Kültür, dinin insan üzerindeki ya da insanın kendi üzerindeki etkisinden ibarettir, uygarlık ise zekanın doğa ve dış dünya üzerindeki etkisi anlamına gelir… Kültürün amacı terbiye sayesinde kendi kendine hakim olmak, uygarlığın amacı ise bilim sayesinde doğaya hakim olmaktır.” Din ahlakından uzaklaşmış batı medeniyeti bir kısmı, maddi yönden yüksek bir uygarlıktır ama manevi kültür yönünden son derece ilkeldir. Din ahlakı kazanılmadıktan sonra, insan ruhunun terbiyesi ve eğitimi gibi kavramlar yok olmuş ve bunun sonucunda Batı medeniyetinin bir kesiminde barbarlaşma eğilimi güçlenmiştir. Nazizim, komünizm gibi seküler totaliter ideolojiler, bunun en çarpıcı sonuçlarıdır. İzzetbegoviç, aynı barbarlığın Romalılar için de geçerli olduğunu söyler. Ona göre Roma, manevi kültürden yoksun bir yüksek uygarlığın örneğidir ve Romalılar “medenileşmiş barbarlar”dır. Pax Romana bu yüzden barbar ve kanlıdır; büyük bir maddi uygarlık ürünü ve bir mimari şaheseri olan Colesium, içinde insanları aslanlara yedirmek için yapılmıştır.

İnsanın hem maddi hem de manevi yönden yükselmesi ise, İzzetbegoviç’in de söylediği gibi, Allah’ın son vahyi olan İslam’a ve onun ahlakına sarılmasıyla mümkündür. Bu gerçeği hayatı boyunca savunan kahraman ve Bilge Kral, asla unutulmayacak. Allah ondan razı olsun.

Binbirkonu.com Binbirkonuda içerik.

ilgili baslik
Aliya İzzetbegoviç

Reklamlar

2 responses to “ALİYA İZZETBEGOVİÇ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s