Kompleksli olmak

Toktamış Ateş
tokta@bugun.com.tr
Toktamis-ates9Malatya’da, biri Alman uyruklu üç misyonerin öldürülmesi, gerçekten büyük vahşet. Aslında günlerdir yazılıp çiziliyor ama, gene de bilgilerimiz çok eksik.

 Önceleri. “gırtlaklarının kesildiği” yazılıyordu. Daha sonra, bıçaklanarak öldürüldükleri açıklandı. Otopsilerini yapan hekim, fena halde işkenceye maruz kaldıklarını açıkladı. Acaba neden, neyin işkencesi bu?

Gene gazetelerden öğrendiğimize göre, polisler kapıya geldikleri zaman, Türk uyruklu iki misyoner henüz hayatta imişler. Polisler kapıya dayandıklarında, aralarından biri her iki Türk misyoneri de öldürmüş ve camdan kaçmaya çalışırken yere çakılmış. Cinayetleri işlediği öne sürülen ve şimdi hastahanede olan bu gencin, kız arkadaşı da gözaltına alınmış. Bu konuda da açıklama yapılmıyor. İlk günlerde, misyonerlerin “domuz bağıyla” bağlandıktan sonra boğazlarının kesildiği, yazılıyordu. Bu domuz bağı ifadesi, akla Hizbullah’ı getiriyordu. Daha sonra, iskemlelere bağlandıkları açıklandı. Burada da acaba bir amaç var mıydı?

* * *

Yukarıdaki hususları; üç aşağı, beş yukarı hepiniz biliyorsunuz. Benim yaptığım şey, bir toparlama oldu. Fakat beni asıl ilgilendiren şey; bu olayın üzerine, memnuniyetini dile getiren, birkaç marjinal internet sitesi dışında; milletçe, sanki bir suçluluk duygusuna kapılmamızın anlamsızlığı ve gereksizliği.

Gerçekten, daha önce Trabzon’da öldürülen, İtalyan papaz Santoro ve (benim şahsen çok değer verdiğim ve sevdiğim), Hrant Dink cinayeti sonrasında da, toplumumuzu aynı duygusallık ve eziklik sardı. Bence bunun hiç anlamı yok.

Her üç cinayeti de, (Santoro, Dink ve misyonerler), işleyenler yakalandı ve yargı karşısına çıkartıldı. Ve doğrusu bana sorarsanız; bu cinayetleri “işleyenler” değil, “işlettirenler” ortaya çıkmalıydı, fakat bu konuda hiç umudum yok. Hrant öldürüldükten sonra da, “Bu memleket Susurluk olayını yaşadı. Soruşturmalar bir noktada durdurulacaktır”, demiştim. Aynen öyle oldu. Danıştay saldırısı ve cinayetini de, aynı mantık içinde değerlendirebiliriz. Bu cinayetlerin ardında, bazı “örgütler” var mı, bilemiyorum. Ama bu canilere yönelik, epey “telkin” olduğundan eminim. Bu telkinleri yapanlar ortaya çıkartılmadıkça, hiçbir yere de gidilemez. Peki bu telkinleri yapanlar, kimler olabilir ve amaçları nedir?

Bana öyle geliyor ki; bu telkinlerin ardında yatan şey, Türkiye’nin istikrarlı gidişini engellemek isteyen ve yeterince mevcut olan zorlukları arttırmak isteyen güçlerin varlığıdır. Bunlar, yabancı güçler ve istihbarat örgütleri de olabilir, yerli birtakım güçler de olabilir. Fakat, amaç ve sonuç aynıdır.

* * *

Bu konuda beni asıl rahatsız eden şey, biraz yukarıda da değindiğim üzere; bu cinayetlerin ardından, milletçe suçluluk duygusuna kapılmamız ve eziklik duymamız oluyor. Bu cinayetler; hem bana karşı, hem de Türk ulusuna karşı işlenmiş cinayetlerdir. Üzülebilirim, kızabilirim, telin edebilirim ama; suçluluk duygusu nerden geliyor, neden? Dünyanın başka köşelerinde de, bu türden haince cinayetler işleniyor. Ama cinayeti işleyenler suçlanıyor. O cinayetleri işleyenlerin ait oldukları ulus, ya da vatandaşı oldukları devlet suçlanmıyor. Fakat bir Türk bu türden siyasal, ya da siyasal olmayan bir cinayet işlediği zaman; özellikle Avrupa devletleri, Türkiye’yi suçladıkları gibi, biz de garip bir biçimde, kendimizi suçlu görüyoruz.

* * *

Almanya’nın Solingen kentinde ırkçılar, Türklerin kaldıkları bir evi yakmışlar ve içindekilerin yanarak ölmesine neden olmuşlardı. Çoğu çocuk ve bebekti. İnsanı isyan ettiren bir vahşet…

Başta Almanya Cumhurbaşkanı olmak üzere, siyasetçiler ve bölge halkı, üzüntülerini dile getirdiler. Fakat benim tanıdığım Almanlar arasında, bu olayı anımsayan yoktu ve aradan birkaç yıl geçmiş olduğundan, Sölingen’in yerini bile bilmiyorlardı. Hele suçluluk duygusu gibi bir duygunun, çok uzağındaydılar. Yakınlarda gerçekleşen bir katliamı da örnek alabiliriz. Güney Kore’li bir genç, 32 öğrenciyi katlettikten sonra, intihar etti. Ama ne Güney Kore halkı, ne de Güney Kore’li siyasetçiler, bu olaydan ötürü suçluluk duymadılar.

* * *

Biz galiba fazla duygusalız. Geçenlerde katıldığım bir TV panelinde; bir siyasal partinin lideri, eski bir arkadaşım, benzer bir değerlendirme yapan genç bir meslektaşımızı, sert ve münasebetsiz bir biçimde eleştirdi. Ama ne yapalım ki; (hele biz, yaşı 60’ı geçenler), fena halde duygusal ve heyecanlıyız. Başkalarını bilmem ama, ben bu halimden çok memnunum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s